+ Yorum Gönder
İslami Konular ve Sahabeler ve Alimler Bölümünden Kadın evliyalar ile ilgili Kısaca Bilgi
  1. Fatal
    Özel Üye


    Kadın evliyalar





    Kadın evliyalar Forum Alev
    kadın evliyalar


    Kadın evliyaların en meşhuru Rabia Adeviyye'dir. Hiç şüphesiz onun takva sahibi olması, belki de kadın vel”lerin ilklerinden olması, ona olan ilgiyi daha da arttırmıştır. Dünya işleriyle uğraşmaması ve ibadetleriyle halkın arasında nam salması ve üstelik bunu bir kadın olarak yapması, Rabia Adeviyye'nin ününe ün katmıştır. Rabia'nın anlamı 'dördüncü' demektir. Babası İsmail Efendi, kendisinden önce üç kız kardeşi daha olduğu için yeni doğan bu kızının ismine dördüncü anlamına gelen 'Rabia' adını koydu. Rabia Adeviyye, Basra'da doğmuş, hicri 135 (752 miladi) yılında Kudüs'te vefat etmiştir. Rabia Adeviyye, Hasan Basri ve Süfyan-ı Sevr”'nin dostluğunu kazanmıştır.

    Sabır sermayesi oldu

    Bu meşhur evliya hakkında anlatılan o kadar çok menkıbe vardır ki Rabia Adeviyye'nin hayatı acılarla doludur. Fakat o, çektiği acılarla daha çok olgunlaşmış, sabır ve sebat onun sermayesi olmuştur. Asla bulunduğu durumdan şikayet etmedi Rabia Adeviyye. Hür iken köle olmuş, yine de sesini çıkarmamıştır. Zaten onun acılı hayatı, daha doğumunda başlamıştır. Soğuk bir kış günü ve Rabia'nın annesinin doğum sancıları yaklaşmış. Ama babası İsmail Efendi'nin durumu hiç iyi değil. Ne ocağa atacak iki odunları, ne de evi aydınlatacak bir mum var. İşte böyle bir ortamda bir kadın, dördüncü çocuğunu dünyaya getirdi. Kimse rahatsız olmasın diye de komşularına da haber vermedi.

    Derken, oda karanlığında iki kişi belirdi. Doğan çocuğun göbeğini kestiler ve sonra odadan kayboldular. Acılar içinde kıvranan anne, o gece bir rüya gördü. Rüyasında yeni doğan kızının evliyadan olduğu kendisine müjdelendi. Ne farkederdi ki? Nasıl olsa biraz sonra ya açlıktan, ya soğuktan ölecek. 'Hayır, dedi rüyadaki kişi. Beni iyi dinle! Yarın kocan Basra valisi İsa Zazan'a gitsin ve ona 'her gece bize yüz salavat okurdu, üç gecedir okumuyor, acaba sebebi nedir?' diye sorsun. Aynı kişi, o gece Basra valisinin de rüyasına girmiştir.

    Köle olarak satıldı

    Ertesi gün İsmail Efendi, Basra valisinin yanına gider. Kapıdan içeriye girmek isterken, görevliler onu uzaklaştırırlar. Ama vali, pencereden durumu görür ve onu yanına davet eder. Eşinin rüyasında gördüğü olayı kendisine anlatır. Vali, şaşırmıştır. Gerçekten üç günden bu yana salavat getirmiyor. Hemen salavat getirir ve bu kişiye de on bin dinar para verir. Artık, Rabia'nın durumu iyileşmiştir. Ama kısa bir süre sonra Rabia, annesini ve babasını kaybeder. O sırada Basra, kıtlık ve açlıktan yaşanmaz hale gelmiştir. Üç ablasının her biri, başka yerlere gitmiştir. Rabia ise zalim birisinin eline düşmüştür. Kısa süre sonra güzel Rabia, bir köle tüccarının eline düşer. Tüccar, yüklü paralar karşılığı Erzurumlu birisine köle olarak Rabia'yı satar. Rabia'nın Basra'da başlayan köle hayatı Erzurum'da noktalanır. Ancak, Rabia'nın yeni sahibi, sürekli namaz kılan ve dünya işlerine bulaşmayan kadına bu kadına asla kötülük etmez.

    Rabia'nın Erzurum'daki köle hayatı sürerken, efendisi bir gün kapının anahtar deliğinden kendisini gözetler. Rabia, namaz kılıyor ve niyaz ediyor. 'Rabbim, sen istedin böyle oldu. Kula kulluk ediyorum, ama sana kulluk edemiyorum. Beni affet! Sana seslenmeye doyamıyorum. Ancak, sana seslenmek de vücut ister, varlık ister. Bana vücut ver, bana varlık ver, bana takat ver de seni seveyim, sana sesleneyim. Kula kulluk ediyorum rabbim, ama sana kulluk edemiyorum. Efendisi, bu olayı gördükten sonra artık bu ermiş kişinin kendisine hizmet edemeyeceğini anlar ve ertesi gün Rabia'yı yanına çağırarak iki şey teklif eder. 'Rabia, isterse bu evin hanımı olabilirsin. İstersen seni azat edeceğim. Sana küçük bir ev vereceğim ve karşılığında hiç bir şey istemeden sana hürriyetini vereceğim..' Karar Rabia'nındır ve O, küçücük evi hürriyeti tercih eder. Evliyalar güzeli Rabia, artık Allah'ına istediği gibi kulluk etmektedir. Gerçi ne parası, ne pulu, ne malı, ne mülkü var. Fakat o, dünya nimetlerinin yokluğundan hiç şikayetçi değildir. Bu arada kendisi gibi Hakk ve Allah yolunda olan arkadaşı Hasan Basri Hazretlerinin aşkına Rabia Adeviyye cevap vermemektedir.

    Günlerden bir gün Hasan Basri, Rabia'yla sohbeti sırasında 'Erkeklerin bir nefsi, dokuz aklı vardır. Kadınların ise dokuz nefsi, buna mukabil bir aklı' Rabia, bu sözlere güldü ve 'Ne için gülüyorum biliyor musun? Biz bir aklımızla dokuz nefsimizi idare edebiliyoruz, ya siz nasıl oluyor da dokuz aklınız varken bir nefsinizle başa çıkamıyorsunuz?' Aşkına karşılık bulamayan Hasan Basri, bu tür sözlerle Rabia Adeviyye'yi hırpalamaya çalışırdı.

    Rabbinden emir geldi

    Aradan yıllar geçmiş, Rabia'nın saçları ağarmış, kaşları kır olmuştu. Artık Hasan Basri'yle çekişmiyorlardı. Bir gün yolda giderken başına bir tülbent bağlamış bir kadın gördü ve ona dönerek 'Neden başını bağladın?' diye sordu. Kadın,'Başım ağrıyor ya Rabia' dedi. Rabia, bunun üzerine yaşını sordu ve otuz cevabını alınca 'Otuz senedir hayattasın. Hakk'a başını bağlamadın da bir gün başın ağrıyor diye nasıl şikayet edip başını bağlarsın?' Doğru söylüyordu. Rabia'nın başı, ya zahirde ya manada daima secdedeydi. Yaşı ilerlemiş ve hastalığı günden güne ilerlemeye başlamıştı. Dostları, onu artık hiç yalnız bırakmıyorlardı. Çünkü, onun aralarından ayrılma vaktinin yakın olduğunu seziyorlardı. Çok geçmeden Rabia Adeviyye Sultan, odada bulunan dostlarına, 'Lütfedin! dışarı çıkın. Rabbimden bana emir geliyor!' Ölüm saati gelmiş, herkes kapının önünde bekleşiyordu. Allah'ın emri önünde başları eğikti.

    Derken Rabia Sultan'ın hayatı bu dünyada son buldu. Ölümünden sonra, dostlarından biri onu rüyasında gördü. Ve Rabia'ya ' Ey Rabia, kabirdeki ilk gecende sana sual soruldu mu?' diye araştırdı. Rabia, gene güzel, gene eşsizdi.


    Devamı Burdan










  2. Fatal
    Özel Üye





    KADIN EVLİYALAR (ALFABETİK)

    ÂİŞE BİNTİ CÂFER-İ SÂDIK

    Evliyâ hanımlardan. İsmi Âişe binti Câfer-i Sâdık bin Muhammed Bâkır bin Ali Zeynelâbidîn, lakabı Ümmü Ferve'dir. Seyyide olup, soyu Peygamber efendimize ulaşır.

    Mûsâ Kâzım hazretlerinin kızkardeşidir. Doğum yeri ve târihi bilinmemektedir. 762 (H.145) senesi Mısır'da (Kahire) vefât etti. Karâfe kabristanlığına giderken sol tarafta Seyyidet Âişe

    adını taşıyan mescid içinde medfundur.

    Seyyidet Âişe edeb ve hayâ üzere yetişti. Emevî halîfelerinin sekizincisi, İkinci Ömer de denilen Ömer bin Abdülazîz hazretleriyle evlendi. Çok ibâdet ederdi. İbâdet ve mücâhedede, nefse zor gelen nefsin istemediği şeyleri yapmada çok ileri gitmiş, evliyâ bir hanım idi.

    Seyyidet Âişe bir münâcâtında; "Yâ Rabbî! İzzet ve Celâlin hakkı için eğer beniCehennem'ine koyacak olursan yine seni

    tevhîd eder, var ve bir bilirim." dedi.





    ÂMİNE-İ REMLİYYE

    Hanım evliyâlardan. Sekizinci asrın sonlarında, Kudüs civârında Remle şehrinde yaşamıştır. Doğum târihi bilinmemektedir. 815 (H.200) yılında vefât etti. Âmine-i Remliyye, ilmî seviyesinin yüksekliği ile kadın evliyâlar arasında bilinmektedir.

    Kalbinde, dünyânın şan, şöhret ve malına zerre kadar yer vermezdi.Nefsinin zevk ve arzularından tamâmen uzak yaşar, devamlı Allahü teâlâya ibâdetle meşgul olurdu ve duâ ederdi. Haramlardan ve şüphelilerden kaçması, her şeyi Allah rızâsı için yapması herkes

    tarafından bilinirdi. Bu bakımdan onu tanıyanlar, devamlı duâsını isterlerdi.Hattâ zamânın büyük velîlerinden olan Bişr-i Hafî hazretleri, devamlı ondan duâ isterdi. Günlerden bir gün Bişr-i Hafî hazretleri hastalandı. Yaşlı ve ihtiyar olduğu rivâyet edilen, o büyük hanım evliyâ, Remle'den kalkıp, Bişr-i Hafî'nin ziyâretine geldi.Bu sırada Hanbelî mezhebinin kurucusu İmâm Ahmed bin Hanbel de Bişr-i Hafî'nin ziyâretine gelmişti. Yanında bulunan ihtiyar ve

    yaşlı hanımın kim olduğunu sorduğu zaman; Âmine-i Remliyye diye cevap verdi. İmâm Ahmed bin Hanbel hemen kendisinin duâsına ihtiyâcı olduğunu belirtti ve duâ istedi. Bunun üzerine; Âmine-i Remliyye'nin şu şekilde duâ ettiği rivâyet edilmektedir:

    "Ey Allah'ım! Bişr-i Hafî ve Ahmed bin Hanbel, Cehennem azâbından kurtulmak istiyorlarsa, onları kurtar ve bağışla. Ey merhameti ve bağışı bol Allah'ım! Sen merhamet edenlerin en merhametlisisin"

    BÎBÎ CEMÂL HÂTUN

    Evliyâ hâtunlardan. Horasan tarafındaki Sustan'da yaşamıştır. Doğum târihi bilinmemekte olup, 1639 (H.1049) senesinde altmış yaşını geçmiş olduğu halde vefât etti. Annesi, babası ve

    ağabeyi tasavvufta yetişmiş kimselerdi. Tasavvufta onların sohbetlerinde yetişip kemâle erdi.Bîbî Cemâl'in çok kerâmeti görülmüştür. Bir defâsında bir mikdâr buğdayı kendi eliyle birkaba doldurmuştu. Az mikdardaki bu buğdaydan fakir ve gariplere bir sene boyu dağıtıldı,onun bereketiyle, bitmedi.

    Yine bir gün kendisine balık getirilip hediye edilmişti. Buna çok memnun olup, balığa bir nazar etti. Balık üzerinde bir nûr parladı. Sonra da bunu saklayın, kurusun ve bütün yakınlarımız ondan istifâde etsin dedi. Hakîkaten dediği gibi oldu. Az bir ürün ve mal onun bereketiyle şaşılacak derecede artardı. Her kimin bir ihtiyâcı olsa halledilmesi için ona

    mürâcaat eder, duâsını isterdi. Fâtiha okuyup duâ edince, o ihtiyaç hallolur, bir sebeple sıkıntı kalkardı.Sevâbı büyüklerin rûhuna bağışlanmak üzere pişirilip dağılan yemeğe eliyle biraz tuz ekerdi. Ondan sonra o yemekten pekçok kimse yer, yemek bitmezdi.



    BÎBÎ HACERE HANIM

    Hindistan'da yetişen hanım velîlerden. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin neslindendir. Büyük âlim Ebü'l-Hayr Fârûkî'nin hanımı olup, Şeyh Hüseyin Efendinin kızıdır. 1867 (H.1284)

    senesinde doğdu. Babası şal ticâreti yaptığı için bu yüzden Hicaz'da Şalvâlâ diye tanınmıştı.

    Bîbî Hacere Hanım babasından ilim öğrendi. Ev işlerinde çok mâhirdi. Allahü teâlâ ona olgun bir akıl ihsân etmişti. Çokça ibâdet ederdi. Vakitlerini Allahü teâlânın zikri ile geçirmekte olup, zamânının bir tânesi idi. Her gün Peygamber efendimize selâtü selâmları ihtivâ eden delâil-i hayrât ve daha başka çeşitli zikirleri, kocası Ebül-Hayr ile berâber okurdu. Ramazan hâricinde çok nâfile oruç tutardı. Müceddidiyye yolunda en mükemmel şekliyle yetişmişti. Ebü'l-Hayr hazretleri bir gün çocuklarına; "Vâlideniz yüksek makamlara kavuşmuştur. Bâtın halleri çok iyidir" buyurdu Kadınları yetiştirme işi tamâmen ona verilmişti

    Bîbî Hacere Hanım, kırk yaşının sonlarına doğru şiddetli bir hastalığa yakalandı. Çok az konuşabiliyordu. Gücü ve kuvveti iyice azalmıştı. Ebü'l-Hayr hazretlerine; "Namazlarımı

    nasıl kılayım? Oturacak ve hareket edecek hâlim yok." dedi. O da; "Namazlarını işâretle kıl." buyurdu. Ebü'l-Hayr hazretleri hanımının hastalığı yüzünden devamlı mahzûn ve kederli idi. Çünkü kendisine çok hizmet etmişti. Üzerinde çok hakkı vardı. Bir gün oğlu Zeyd Efendiye; "Zeyd! Vâliden bize çok hizmet etti İsterdik ki, bu hizmetlerin karşılığı olarak biraz da biz ona hizmet edelim" dedi

    Belûcistân'ın Kutia şehrinde 1935 (H.1354) senesi seher vaktinde büyük bir zelzele oldu

    Binlerce insan bu zelzelede şehîd oldu Bîbî Hacere Hâtun da şehîd olanlar arasında idi



    CEVHERE BERÂSİYYE

    Evliyâ hanımlardan. İsmi Cevhere'dir. Bağdât'ta yaşadı. Doğum ve vefât târihleri kesin olarakbilinmemektedir. Cevhere Hanım, sâlih bir zât olan Ebû Abdullah el-Berâsî ile evlendi Daha önceleri câriye idi Âzâd edilince yuva kurdu ve kendini ibâdete verdi

    Ebû Abdullah el-Berâsî anlatır: "Birgün Cevhere bana; "Ey efendi! Kadınlar Cennet'e girdiklerinde süslenir zinetlenirler mi?" diye sordu. Ben de evet dedim. Bunun üzerine bir

    feryat koparıp bayılıp, yere düştü Daha sonra kendine geldi Ona; "Bu ne haldir" dedim

    Bana; "Şu hâlimi düşünüyorum da dünyâ nîmetlerinden kavuştuğum şeyler beni korkutuyorve âhirette mahrûm kalacağımı zannettim." diye cevap verdi. Bir zaman Cevhere Hâtundan çok ibâdet etmesinin sebebini sordular; Oşöyle anlattı: "Bir gece rüyâmda bana Cennet'te bir köşk gösterdiler. Burası kimin için hazırlandı diye sordum Bana; "Burası gece kalkıp Kur'ân-ı kerîm okuyanlar içindir" denildi. Bundan sonra geceleri uyumayıp Kur'ân-ı kerîm okumaya ve gece ibâdetine devâm ettim" dedi

    Cevhere Hâtun geceleri efendisini uyandırır ve ona; "Ey efendi! Kalk kervan gidiyor!" derdi. Cevhere Hâtun edebe çok dikkat eder, kıbleye arkasını dönmez, yüzünü döner öylece otururdu.

    Hakim bin Câfer anlatır: "Bir gün Ebû Abdullah'ın evine gittim Kuru bir yer üzerine

    oturmuştu. Daha önceleri geldiğimde altında bir minder, döşek görürdüm. Lâkin bu defâ altındaki döşek yoktu. Ona; "Ey Ebû Abdullah! Daha önceleri oturduğun minderi ne yaptın. Şimdi kuru bir yer üzerine oturmuşsun? dedim. Bunun üzerine o; "Dün gece Cevhere Hâtun beni uyandırdı ve bana; "Ey efendi! Şu hadîs-i şerîfi duymadın mı? "Yer, Âdemoğlu için; Ey insanoğlu benimle aranda sâdece bir perde var. Yarın ise benim altımda (içimde) olursun" "Ben de evet öyledir dedim. Bana; "Öyleyse bu yaygıyı kaldır. Artık ona

    ihtiyâcımız yok" dedi Ben de o yaygıyı kaldırdım.










  3. Fatal
    Özel Üye
    DESTÎNE HÂTUN

    Konya'da yetişen evliyâ hanımlardan. Mevleviye tarîkatının büyüklerinden. On yedinci yüzyılda yaşadı. Babası, Mevleviye tarîkatının ileri gelenlerinden Şeyh Muhammed'dir.

    Doğmadan önce annesi rüyâsında Şeyh Dîvânî'nin kendisine süslü bir bilezik taktığını, ayrıca bir bilezik daha verip; "Bu da doğacak kızınızın." dediklerini gördü. Rüyâsını ertesi gün beyine anlatınca, doğacak çocuğun kız olacağına, ona Destîne ismi konmasına işâret vardır, diye yorumladı. Doğum târihi belli değildir

    Destîne Hâtun küçük yaştan îtibâren ibâdet etmek, Allahü teâlânın beğendiği işleri yapmak, nefsinin istediği şeyleri yapmamakta çok gayretli olup, dünyâ süsüne ve lezzetlerine kıymet vermezdi. Babasından; tefsîr, hadîs ve medreselerde okutulan bütün ilimleri öğrendi ve Mesnevî'yi incelikleri ile okudu. Zamânının büyük bir kısmını, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin türbesinde sâlihâ hanımlar için yapılan kafeste ibâdet, zikir ve murâkabe ile geçirirdi. Babasının vefâtından sonra dergâhı idâre etmek kendisine kaldı. Fakat Mesnevî okutmak ve ders vermeye babasının yetişmiş talebelerinden birisini tâyin etti. Herhangi bir müşkil ortaya çıktığında ve bir husus hakkında görüşü alınmak istendiğinde, yazılı olarak kendisine arz edilir, o da cevap gönderirdi

    Karahisar Mevlevî Dergâhına âit vakıflar vardı ve dergâha mensup kimseler tarafından işletiliyordu. Devlet, Mevlevîleri bâzı yükümlülüklerden muaf tutmuştu. O sırada Karahisar sancağı vâlisi bâzı kötü kimselerin teşviki ile devletin Mevlevîlere tanıdığı muâfiyet hakkına riâyet etmeyip, sırf onların mallarını müsâdere etmek için iftirâ ile zengin olanları yakalatıp hapsettirerek, mallarına el koydu. Bunların çoluk-çocuğu gelip durumlarını Destîne Hâtuna anlattılar. O da; "Eğer vâli onları hapisten çıkarmazsa yakalanacağı hastalıktan kurtulamaz." diyerek gelenleri teselli etti. O sırada vâli çeşitli yerlerinden rahatsızlandı. Doktorlara gidip ilaç kullandıkça hastalığı daha da arttı. Vâlinin hanımı, Destîne Hâtunu sever ve ona hürmet gösterirdi. Kocasının rahatsızlığına çâre bulunamayınca, Destîne Hâtundan duâ istemeye gitti. Destîne Hâtun; "Sevdiklerimiz hapisten ve ayakları zincirden kurtulmadıkça murâd hâsıl olmaz" dedi. Vâlinin hanımı bunları işitince kocasının hastalık sebebini ve o kadar tedâvî görmesine rağmen niçin iyileşmediğini anladı. Durumu kocasına bildirince, derhal hapsettiği o şahısları serbest bıraktı O anda iyileşti ve yaptığına pişmân oldu. Allahü teâlânın lütfu ile hastalıktan kurtulmasının şükrânesi olarak dergâhta bulunanlara ikrâmda bulundu

    Destîne Hâtun, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretlerinin türbesi yakınlarında dar ve karanlık bir odada yaşardı. Gündüzleri oruç tutar, vakitlerini Allahü teâlâyı anmakla geçirirdi. Allah korkusu ile göz yaşları dökerdi. Onun bu hallerini görüp, gönülleri râzı olmayan Sâlihâ hanımlar; "Kendinize çok eziyet ediyorsunuz. Birazcık bedeninizin rahatını düşünseniz olmaz mı?" dediklerinde, onlara; "Bunlarsız olmaz. Binicinin serkeş, dikbaşlı, itâatsız ata yumuşaklık yapması onun serkeşliğini arttırır" diye cevap verirdi.

    Destîne Hâtun'un bedeni zayıf idi. Bir kerre yanına gelenler bir tek post üzerine oturduğunu ve üzerinde eski bir elbise olduğunu gördüler. "Bedeninizi rahat tutacak birkaç elbise ile birkaç yaygı alsak." dediklerinde; "Biz postu, Allahü teâlânın yolunda ayağımızın altına koyduk. Üstelik bu, Allah yolunda kurban olan koyunun postudur. O binlerce güzel elbiseden daha iyidir" buyurarak dervişlerin post üzerine oturmalarının sırrını da beyân etmişlerdir. Küçük Muhammed Efendinin annesi vefât edince, Destîne Hâtun onu yanına alarak, bizzat terbiyesi ile meşgul oldu ve yetiştirdi. Maddî ve mânevî her şeyini ona teslim etti. Dergâh işlerini ona bırakıp, kendisi bütün dünyevî alâka ve düşüncelerden sıyrılıp, odasında ömrünün sonuna kadar uzlet ve yalnızlık hâlinde kaldı Seksen senelik ömrünü hep Allahü teâlâ ile berâber bulunarak, âhireti düşünüp hazırlık yaparak geçirdi. Bu halde iken vefât etti





    FÂTIMA BİNTİ MÜSENNÂ

    Endülüs'ün İşbîliyye şehrinde yetişen hanım velîlerden. İsmi, Fâtıma binti Müsennâ'dır. On ikinci asırda yaşamıştır.

    Muhyiddîn-i Arabî hazretleri Rûh-ül-Kuds isimli eserinde şöyle anlatıyor: Ben, Fâtıma binti Müsennâ'ya yetiştim. On sene sohbetlerine devâm ettim Dikkat ettim, hiçbir şey yemiyordu. İnsanlar yemek olarak kapısının önüne bir şey koyarlarsa, onlardan ölmeyecek kadar yerdi. Ben yanına oturduğumda, yüzüne bakmaya utanır, hayâ ederdim. 90 yaşının üzerinde olduğu hâlde, kendisini gören çok genç zannederdi. Kendi hâlinde yaşardı. Dünyâ ile alâkası yoktu. Kimseden bir şey istemezdi. Bir ihtiyâcı olsa, görülmesi icâb eden bir işi meydana çıksa Fâtiha-i şerîfeyi okur, Allahü teâlânın izni ile o şey hemen hallolurdu. Onun kalması için, kendi elimle hurma dallarından bir ev yaptım. Orada kalırdı. Huzûruna benden başka kimsenin girmesine müsâade etmezdi. "Niçin sâdece ona izin veriyorsunuz da başkalarına müsâade etmiyorsunuz?" diye suâl edildiğinde, cevâben; "Başkaları yanıma geldikleri zaman yarım olarak gelirler. Yâni kendileri gelirler, fakat kalpleri işlerinin, dünyâlıklarının, evlerinin, âilelerinin yanında kalıyor Ancak Muhammed ibni Arabî benim evlâdımdır Gözümün nûrudur" buyurdu Yanıma geldiği zaman, tam gelir Oturduğu zaman tam oturur Diğerleri gibi, geride bir şey bırakmaz Düşünceleri, kalbi geride olmaz"buyurdu

    Fâtıma binti Müsennâ hazretleri, her an Allahü teâlâyı düşünürdü. Hep O'nu hatırlardı. "Ente, ente (Sensin, sensin), senden başka her şey boştur." derdi. Onun hâlini ve durumunu anlayamayanlar, kendisine ahmak derlerdi. Hakkında böyle uygunsuz şeyler söylendiğini

    haber alınca; "Asıl ahmak, Rabbini tanımayanlardır" buyururdu. Fâtıma binti Müsennâ o zamanda bulunanlar için, Allahü teâlânın bir rahmetiydi

    Bir Ramazân-ı şerîf bayramı akşamı, Fâtıma binti Müsennâ, bulunduğu beldedeki câminin önünden geçiyordu. Câminin müezzini Ebû Âmir isminde bir kimseydi. Elindeki sopayla

    Fâtıma binti Müsennâ'ya vurunca, dönüp müezzine baktı ve bir şey söylemeden ayrılıp gitti. Gönlü incinmişti. Kırık gönülle evinde ibâdet ve tâatine devâm etti. Kendisine sopa ile vuran müezzin sabah ezanını okumaya başlayınca, Fâtıma binti Müsennâ, o müezzin için Allahü teâlâya duâ etmeye başladı. Allahü teâlânın bir velî kulunu inciten kimseyi, mutlakâ

    cezâlandıracağını biliyordu Müezzinin başına bir belâ gelmesinin yakın olduğunu bildiği ve belâya düçâr olmaması için şöyle duâ etti:

    "Ya Rabbî! Şu gecenin son vaktinde, herkes uyurken kalkıp senin ismini, Kelime-i şehâdeti, Kelime-i tevhîdi söyleyen, senin ve habîbinin ismini zikreden, senin dâvetini, emrini, senin kullarına bildiren şu kimseyi, bana yaptığı sebebiyle cezâlandırma!Onu affet Beni kırmış olduğu için ona cezâ verme! Âmin!"

    O gün (Ramazan bayramı günü), fıkıh âlimleri toplanarak vâli ile bayramlaşmaya gittiler

    Ebû Âmir ismindeki o müezzin de, dünyâlık bâzı menfaatler temin etmek niyetiyle âlimlerle berâber vâlinin yanına gitti. Vâli onun kim olduğunu sordu. "Câminin müezzinidir." dediler. "Sizinle berâber buraya gelmesi için ona kim izin verdi?" dedi. Bunun maksadını anlamıştı, hemen kendisini dışarı attırdı. Daha sonra âlimler bunun içeri alınması için şefâat ettiler, nihâyet içeri alındı. Bu hâl, Fâtıma binti Müsennâ'ya anlatıldığında, o da akşamki hâdiseyi ve sabah ezânı okunurken yaptığı duâyı anlattı ve; "Ben onda olan hakkımdan vazgeçtim. Yâni hakkımı ona helâl ettim. Allahü teâlâya duâ ettiğim için o, bu kadarlık bir kovulma ile işi atlatmış oldu. Ben hakkımdan vazgeçmemiş olsaydım, o müezzin mutlakâ öldürülürdü." buyurdu.

    Muhyiddîn-i Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye kitabında şöyle anlatıyor: "Bir gün Fâtıma hazretlerinin yanında oturuyorduk. Bir kadın gelerek; "Ey kardeşim! Benim kocam,

    Endülüs'te Şeriş (yâhut Şerş) beldesinde bulunuyor. Haber aldım ki, orada birisi ile evlenmiş. Siz bu hâle ne dersiniz?" dedi. Ben de o kadına; "Siz ona kavuşmak (ulaşmak) istiyorsunuz değil mi?" dedim. Kadın; "Evet." dedi. Bunun üzerine Fâtıma hazretlerine dönerek; "Ey anacığım! Bu kadıncağızın söylediklerini duydunuz. Ne dersiniz?" "Ey evlâdım! Bu kadının arzusu, ihtiyâcı nedir?" dedi."Kocasının gelmesi." dedim. Fâtiha-i şerîfe ve başka şeyler okudu. Ben de onunla berâber okudum. "Fâtiha-i şerîfeden, bu kadının kocasını getirmesini istedim." buyurdu. Okuduğu Fâtiha, Allahü teâlânın izniyle insan sûretine (şekline) geldi. Ona; "Ey Fâtiha-ul-kitâb! (Fâtiha sûresi) Şeriş şehrine git! Bu kadının kocasını getir! Gelmek istemezse bile sen bırakma! Mutlaka getir!" dedi.

    Aradaki mesâfe çok uzun olmasına rağmen, Allahü teâlânın izniyle o kadının kocası bir anda evine geldi. Çoluk çocuğu çok sevindiler. Böylece, Fâtıma hazretlerinin bir kerâmetine daha şâhid olduk."










  4. Ziyaretçi
    kadın evliya erkeklere ders verebilirmi erkeklere şeyhlik yaparmı yani bir erkek benim şeyhim bir kadın diyebilirmi



  5. Ziyaretçi
    ne güzel allah yolunda ibadet ederek allaha kavuşmak



  6. Ziyaretçi
    okuduğum kitaplara göre kadın evliya olur.fakat mürşitlik yapamaz .ama mürşit derecesine ulaşır



+ Yorum Gönder
kadın evliya isimleri,  kadın evliyaların isimleri,  evliyaların isimleri,  evliya kadınların isimleri,  kadın evliyalar
5 üzerinden 5.00 | Toplam : 1 kişi