+ Yorum Gönder
1. Sayfa 12 SonuncuSonuncu
İslami Konular ve İslami Sorular - Cevaplar Bölümünden İmam nikahı nasıl kıyılır arkadaşlar bilen varmı ? ile ilgili Kısaca Bilgi
  1. azrali_ak
    Üye


    İmam nikahı nasıl kıyılır arkadaşlar bilen varmı ?





    İmam nikahı nasıl kıyılır arkadaşlar bilen varmı ? Forum Alev
    arkadaşlar imam nikahı nasıl kıyılır imam olması şartmıdır

    ayrıca ehli sünni bir bayan şii bir erkekle nikah kıyabilirmi?

    caiziyet noktasında bir mahsur olurmu?









  2. KASIRGA
    Üye





    evet arkdasım ımam olması sarttır benım tam olarak bılgım yok ama sıı ıle sunnı ler evlenebılır tabı burda herhangı bır ssakınca yoktur ama yınde tam bılgı almak ıstıyorsan forumda dın konusunda uzman olan mumsema kardesımı var ona danısabılırsın hem o sana daha ıyı ve daha net bılgı vereılır









  3. azrali_ak
    Üye
    Alıntı KASIRGA Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    evet arkdasım ımam olması sarttır benım tam olarak bılgım yok ama sıı ıle sunnı ler evlenebılır tabı burda herhangı bır ssakınca yoktur ama yınde tam bılgı almak ıstıyorsan forumda dın konusunda uzman olan mumsema kardesımı var ona danısabılırsın hem o sana daha ıyı ve daha net bılgı vereılır


    SAOL ALLAH RAZI OLSUN









  4. DüşlerVadisi
    Üye
    Hayır Arkadaşım İmam Olması Şart Degildir Bu İşi İyi Bilen Ehil Kişiler,de Yapabilir Öteki Sorunu Bilemiyorum
    Buradan Biraz Bilgi Alabilirsin

    NİKAH İLE İLGİLİ MESELELER

    1 - Soru : Nikahın nasıl yapılacağını tarif eden bir ayet ve hadis var mıdır? Varsa bize anlatır mısınız?

    Cevap: Nikahın nasıl yapılacağı veya Peygamber Efendimiz'in (sav) nasıl nikah akdi yaptığı Buhari ve Müslim gibi muteber hadis kitaplarında mevcuttur. Önce nikahla ilgili bir hutbe irad edilir. Daha sonra tesbit edilen mehir üzerine ve şahitlerin huzurunda nikah akdi yapılır.

    2 - Soru: Nikahın rüknü kaçtır ve İslami esasa göre nikahın geçerliliği neye bağlıdır?

    Cevap: Nikahın rüknü, icap ve kabulden ibaret olmak üzere ikidir. Yapılacak nikahın İslami ölçülere göre sahih sayılabilmesi için, kadın veya erkekten gelen evlenme teklifi de karşı tarafın kabulünü ifade eden söz de mazi (geçmiş zaman) sigası ile söylenmelidir. Mesela, şahitlerin huzurunda "Şu kadar mehir karşılığında seni nikahladım" dese, kadın da "Kabul ettim" diye karşılık verse, nikah akdi usulüne uygun biçimde yapılmış olur. Hiç olmazsa icap ve kabulden birinin geçmiş zaman ifadesi ile söylenmesi icap eder. Her iki söz, yani icap ve kabul, geniş zaman ifadesi ile "Alıyor musun.", "Alıyorum", "Varıyor musun?", "Varıyorum" denilmesi ile nikah akdi İslami esaslara göre muteber olmaz

    3- Netice Fetvalanndan: "Nikah yapılan mecliste akdi yapan (kadın ve erkek)in oğullarından başka kimse bulunmasa, bahsi geçen nikah (sahih) olur" (H.Ec. 1/25)

    Açıklama: Evlenen erkek ve kadının daha önceki evliliklerinden olma oğulları nikah şahidi olabilirler. Onlardan başka kimse bulunmasa bile onların şahitliği ile yapılacak nikah sahihtir.

    4 - Ali Efendi Fetvalarından: "Sadece bir şahidin huzurunda yapılan nikah akdi sahih (ve muteber) olmaz" (H.Ec. 1/25)

    5 - Abdürrahim Fetvalarından: "Zeyd, küçük yaştaki kızı Hind'i hizmetçisi olan Amr'a nikahladım dese, o da (aldım) kabul ettim dese, Hind Amr'ın nikahlısı olur" (H.Ec. 1/25)

    Açıklama: Nikah ve boşanmakla ilgili sözlerin şakası olmaz. Ciddisi de ciddi, şakası da ciddi olarak kabul edilir. "Aldım-vardım" veya "Verdim-aldım" sözleri, iki şahidin huzurunda söylenince akit yerine gelmiş olur. "Ben şaka yapmıştım, latife olarak söylemiştim" sözlerinin bir kıymeti olmaz.

    5 - Soru: Tehditle yaptırılan nikah caiz olur mu?

    Cevap: Böyle bir zorlamanın doğru ve caiz olup olmaması ayrı bir husus olmakla beraber, ikrah ile yapılan nikah sahih ve geçerlidir. Ancak erkeğin, alacağı kıza küfv (denk) olmaması halinde kadın nikahı feshettirebilir.

    6 - Soru: Benim ailem, normal bir şekilde İslamiyet'i yaşıyor. Ben ise ailemin üzerine evlenmek istiyorum. Caiz midir, değil midir?

    Cevap: Sen birinin hakkını öde de ikincisini sonra düşün. Şu zamanda, tek ailenin bile İslami hükümlere göre sevk-ü idaresi güç iken, ikinci evliliğe kalkmanız ne cesaret!

    7 - Soru: Bir kadınla bir erkek, kendi aralarında, erkek "Ben seni aldım" dese, kadın da "Ben de kabul ettim" dese nikah aktedilmiş olur mu?

    Cevap: Şahit bulunmadan kadın ve erkeğin kendi aralannda "Aldım, vardım" demeleri ile nikah sahih değildir. Kadın ve erkeğin kendi aralannda konuşmaları hiçbir değer ifade etmez. İki erkek (veya bir erkek iki kadın) şahit huzurunda ve mehir tayin edilerek şer'i usul dairesinde nikah yapılması gerekir.

    8 - Soru: İslam dini, evlenme yaşını kaç olarak tesbit etmiştir?

    Cevap: İslam dininde kadın ve erkeğin evlenmesi için bir yaş tesbit edilmemiştir. Buluğ çağına ulaşmış olmak yeterlidir. Bu iş, sadece yaş işi değil, baş işidir. Erkeğin kadına, kadının da erkeğe karşı mali, bedeni ve ahlaki yönden karşılıklı hak ve vazifelerini bilip, bunları zamanında ve eksiksiz olarak yerine getirmeleri lazımdır.

    9 - Soru: Bir kadınla yapılan nikahın fasid olduğu sabit olsa, bununla hurmet-i musahere tahakkuk eder mi?

    Cevap: Fasid bir nikahtan dolayı hurmet-i müsahare meydana gelmez.

    10 - Soru: Fasid nikah, nasıl bir nikahtır?

    Cevap: Hiç şahit olmadan veya tek şahitle yapılan nikah fasiddir.

    11 - Ali Efendi Fetvalarından: "Sahih olan bir nikahta, gerdeğe girmeden önce karı ve kocadan biri ölecek olsa, hayatta kalan eş, ölene varis olur" (H.Ec. 1/27)

    Açıklama: Nikah akdi yapılınca zevciyetin bütün hakları tahakkuk eder. Gerdeğe girmiş olmamak, mirastan hissesini almaya engel değildir.

    12 - Behce Fetvalarından: "Henüz sünnet olmamış bir kimsenin nikahlanması caiz olur" (H.Ec. 1/26)

    Açıklama: Sünnet olmak ile nikahın geçerli sayılması arasında bir bağlantı yoktur. Sünnet olmayı geciktirmek kerahet ise de, nikah akdinin geçerli sayılmasına engel teşkil etmez.

    13 - Abdürrahim Fetvalarından: "Büyük yaştaki Hind, kendi rızası ile babasına vekil kılsa, erkek tarafından da başka bir şahıs vekalet ederek, nikah akdini yapsalar sahih olur" (H.Ec. 1/26)

    14 - Soru: Nikahın akdi sırasında erkek veya kadın, yapılan teklifi duysa, diğer taraf, onun kabulünü işitmeden bir iş icabı odadan dışarı çıksa ve o dışarıda iken karşı taraf kabul ettiğini açıklasa, bu nikah akdi sahih olur mu?

    Cevap: Evlenecek kadın ve erkeğin icap ve kabulü, aynı mecliste olması gerekir. Teklif bir mecliste, kabul başka bir mecliste olursa nikah akdi sahih olmaz. Sorunuzdaki tablo, meclisin ihtilafını gerektirir durumdadır. Bu itibarla nikah geçerli değildir. Farzedelim ki bir erkek ve kadın, yanlarında iki tane şahit bulunduğu halde, yaya veya hayvana binmiş olarak giderlerken nikah akdi yapsalar caiz olmaz. İcap ve kabulde meclis değişikliği olduğu için. Yürüyen bir gemide meclis ittihadı bulunduğu için yapılan akd caizdir.

    15 - Behce Fetvalarından: "İki kızı olan kimse (bunlardan birinin) ismini anmadan, (kızlardan birine) işaretle tahsis etmeden kızımı sana nikahladım dese, nikah (yapılmış) olmaz" (H.Ec. 1/26)

    16 - Soru: Başlık parası çok ağır olduğu için, doğudaki gençler, kız kaçırmayı yeğ tutuyorlar. Bir kızın, anne ve babasından izinsiz olarak kaçması caiz mi?

    Cevap: Bir kız için böyle bir davranış asla caiz olmaz. Başlık parasının azı ve çoğu haramdır. Şunu hatırlatmak isterim: Başlık haram diye, yanlışı esas alarak, başka bir yanlışı işlemek doğru görülemez. Zira batıl ölçü olarak alınamaz.

    17 - Soru: Bir erkek, hastalığı ve ihtiyarlığı dolayısıyla, hanımına "Ben hasta ve yaşlıyım. Ailevi münasebetimiz olamıyor. Bana hakkını helal et" dese ve bundan sonra iki sene kadar münasebette bulunmasalar nikahlarına bir zarar gelir mi?

    Cevap: Nikaha gelecek zarar, boşamaya dair lafızlarla olur. Adem-i iktidarın nikaha bir tesiri olmaz. Ancak, erkeğin recüliyet kabiliyetinin olmayışı sebebiyle kadın dilerse ayrılma davası açabilir ve hakimin boşaması ile sonuçlanacak davadan sonra ayrılık husule gelir.

    18 - Soru: Nişanlıyım. Henüz nikahım yok. Nikah yapılmasını istiyorum. Kızın babası istemiyor. Bunun vebali kimindir?

    Cevap: Herkes kendi işinden sorumludur. Nikahımız olmadığı için nişanlınız ile bir arada bulunamaz, nikahlı gibi serbest hareket edemezsiniz. Kızın babasının nikahı geciktirmesi, size haklılık kazandırmaz.

    19 - Behce Fetvalarından: "Zeyd'in nikahladığı kadın, nikah vaktinden itibaren dört aydan daha az bir zamanda, uzuvları belirmiş çocuk düşerse nikah fasid olur" (H.Ec. c. 1/26)

    Açıklama: Çocuk, ana karnında dört ay on gün olunca canlanır. Bu zamana kadar uzuvları tamamen teşekkül eder. Dört aydan daha kısa bir zamanda vücut uzuvları tamamlanmış bir çocuğun düşmesi, bu hamileliğin ilk kocadan olmasını gerektirir. Böyle olunca doğuma kadar iddet beklemesi icap ederdi. İddet dolmadan önce yapılmış olduğu için de nikah fasid olur. Zira iddet sırasında nikahın eseri onun üzerinde devam etmektedir. Bu sebeple, başkasına nikahlanması haramdır. Yapılan nikah da fasid olur.

    20 - Soru: Halkın konuşması sırasında duyuyoruz: Otuz iki farzı bilmeyen kimsenin nikahının kıyılmayacağı söyleniyor. Bu iddia doğru mu?

    Cevap: Bu söz, yetişen nesilleri, dinibilgileri öğrenmeye zorlamak için ve onları dini meselelerde cahil kalmaktan korumak ve korkutmak için başvurulmuş bir yoldur. Fakat, otuz iki farzı sayamayan bir kimsenin Müslüman sayılmaması ve nikahının kıyılmaması, ilmi ve fıkhi yönden doğru görülmemektedir. Nikahının akdini isteyen bir kimsenin kelime-i şehadet getirmesi ve iman-ı icmali ile inanmış olması, kendisine karşı her türlü İslami muamelenin uygulanması için yeterlidir. Halkı dini cehaletten korumak için bu gibi korkutmalardan faydalanmak bir yere kadar meşru görülür, fakat nikahının kıyılmamasma varacak kadar aşırıya götürmemelidir.

    21 - Soru: Bekar bir kimse, "Eğer şu işi yaparsam, evlenecek olduğum ilk kadın, üç talak ile boş olsun" dese, sonra da o işi yapmış olsa, bu kimseye ne lazım gelir? İlk olarak evleneceği kadının boş olması için zifafa gitmeleri şart mıdır? Yoksa sadece nikahlanmakla talak vaki olur mu? Artık sahih bir nikah ile başka bir kadınla evlenmesi caiz olur mu?

    Cevap: Nikahlayacağı ilk kadın, üç talak ile boş olur. Çünkü, belirli olmayan bir kadın hakkında talak-ı talikta bulunmak halinde şart manasının bulunması kafidir. O işi yapınca ilk alacağı kadın üç talakla derhal boş olur. Bu talak-ı talik, atide vukubulacak bir nikaha izafe edilmiş olmaktadır. Talak-ı talikin şartı yerine gelmiş olmakta ve alacağı kadın derhal boş düşmektedir. Boşanmanın tahakkuk etmesi için zifaf şart değildir. Zira talak zifafa talik edilmiş olmayıp, mutlak evliliğe bağlanmış olmaktadır. Nikah akdini takiben talak vaki olur. Artık ondan sonra başka bir kadınla evlenmesi sahih olur. (Hukuk-ı İslamiyye ve Istılahat-ı Fıkhiyye Kamusu, c. 2, s. 245-246, madde: 177 ve 181)

    22 - Soru: Bir kimse, yanında kalan annesi ile karısının arasında çıkan münakaşadan dolayı sinirlenip "Ben seni istemiyorum" veya "Ben seni boşadım" dese dini hüküm nedir?

    Cevap: İstemiyorum, sözü ile boşanmanın vukuu erkeğin bu sözü sarfederken, boşanmaya niyet etmiş olmasına bağlıdır. Fakat diğer sözde niyet bulunsun veya bulunmasın, boşanma tahakkuk eder.

    23 - Soru: Dini nikahla evlenen bir genç, henüz iki aylık evli iken, aralannda geçimsizlik çıkması sebebiyle karısını boşadı. Bundan bir müddet sonra da askere gitti. Kayınpederi zina davası açtı ve mahkeme neticesinde bu genç sekiz sene hapse mahkum oldu. Terhis olup gelince bu genç cezayı ağır görüp, boşadığı kadını tekrar resmi nikahla aldı ve cezadan kurtuldu. Yeni bir nikahla bu evlilik meşru mudur?

    Cevap: Bir erkeğin kadını üç defa boşama hakkı vardır. Bunlardan birinci ve ikinci boşamadan sonra tekrar nikahlaması caizdir. Fakat üçüncü defa boşayacak olursa hülle yapılmadıkça artık onunla evlenemez.

    24 - Soru: Resmi nikah kafi midir? Ayrıca dini nikah gerekir mi?

    Cevap: Resmi nikah yapıldıktan sonra dini bir nikah akdi yaptırmayı katiyyen ihmal etmemelidir. Bu yolda hareket etmek, kanunen "suç" değil, dinen yerinde bir davranıştır.

    25 - Soru: İki bayram arasında nikah yapılması caiz değildir, diyorlar. Böyle bir durum var mıdır?

    Cevap: "Halk arasında dolaşan bu iddianın akla ve dine uyan bir tarafı yoktur. İki bayram arası nikah kıyılamayacağı ve düğün yapılamayacağı hakkında halk arasında yaygın haldeki itikat (inan&#231 batıldır. İslami cihetten bu iddianın hiçbir dayanağı yoktur. Bilakis, Peygamber Efendimiz'in (sav), Hz. Aişe (ra) ile nikahlanması ve zifafa girmesi Şevval ayında olmuştur. Bu itibarla, nikah ve düğünlerin Şevval ayında yapılması müstehabtır. (Müslim, c. 4, s. 142)

    Bu yanlış inanç, tarihi kaynakların tetkikinde görülmektedir ki, İslamiyet'in zuhurundan önce Arabistan'da bir Şevval ayında "veba" hastalığı zuhur etmiş. Bu hastalık, pek çok kimsenin ölümüne ve zarara uğramasına sebep olduğu için hastalığın meydana geldiği Şevval ayı bundan böyle halk arasında uğursuz telakki edilegelmiştir. (Asr-ı Saadet Tarihi c. 5, s. 36-3)

    Maalesef bu batıl itikad günümüze kadar ulaşmış ve bazı kafalarda yaşama imkanı bulmaktadır. Gerçi halk arasında "Bayram cuma gününe tesadüf ederse, cuma ile bayram namazları arasında nikah yapmaya yetecek kadar bîr zaman kalmayacağı için böyle söylenmiştir" şeklinde bir tevil varsa da, bu sözün de ilmi bir dayanağı ve dini bakımdan bir kıymeti yoktur.

    25 - Soru: Nikahı imamın kıyması şart mıdır?

    Cevap: Böyle bir şart yoktur. İki şahidin huzurunda herhangi bir kimsenin bu akdi yapması mümkündür.

    26 - Netice Fetvalarından: "Hind, kendisini boşamış bulunan kocasına, Allah ile ahdim olsun, bir daha kendimi sana nikahlamam" deyip (sonra) gene evlenmiş olsa, nikah sahih olup keffareti yemin lazım gelir" (H.Ec. 1/29)

    27 - İbni Nüceym Fetvalarından: "Buluğ çağına ermiş bir kız, kendisinin de hazır bulunduğu bir mecliste babası onu bir erkeğe nikahlasa, o da sükut etse nikahı kıyılmış olur" (H.Ec. 1/32)

    Açıklama: Kadının mecliste hazır olması, benim haberim yoktu, demesini önler. Sükutu ise "rıza"ve "ikrar" manasını tazannum eder. Zira "Mar'ıd-ı hacette sükut ikrardan sayılır." Baliğe olduğu için de ilerde nikahı fethettirmeye salahiyeti kalmaz.

    28 - Behce Fetvalarından: Hind, ben senin nikahlı (karın)ım diye Zeyd'den dava edip o da inkar etse, sonra her ikisi birbirini doğrulamış olsalar nikah sabit olmaz" (H.Ec. 1/32)

    29 - Soru: Kocası gurbete gidip iki sene karısını ziyarete gelmese, erkeklik hukukunu ifa etmediğinden, kadın başka bir kocaya varma hakkına sahip midir? Halk arasında böyle (sapık) bir inanç var. Bunun dini hükmü nedir?

    Cevap: Bir kadın, kocasının ölümüne dair şahitlerin beyanına dayalı bir haber almadıkça veya kocası tarafından boşanmadıkça, kocasının iki sene gelmemesini bahane ederek başka birine varma hakkına asla sahip değildir. Aksi halde zina etmiş olur. Kocasının onu bu derece ihmal etmesi dinimizce doğru olmamakla beraber, "O beni ihmal ediyor" diyerek, kadının başka bir adama varmaya kalkışması da doğru değildir. Gerek ferdi, gerekse içtimai meselelerde batıl bir şey kıyas noktası olamaz.

    30 - Netice Fetvalarından: "Buluğ çağına ulaşmış bulunan Hind, kendisini birine nikahladıktan sonra, başka bir erkeğe daha nikahlasa ikinci akid sahih olmaz" (H.Ec. 1/29)

    Açıklama: Bir kadın, ancak bir erkeğin hanımı olarak nikahlanabilir. İki erkeğin ortak karısı olarak evlilik şekli, cahiliyet kalıntısı bir davranıştır. Böyle bir halin vuku bulduğu farzedilse, geçerli olan, ilk yapılan nikahtır, ikincisinin hiçbir değeri ve hükmü yoktur.


    alıntı



  5. mumsema
    Özel Üye
    Alıntı azrali_ak Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    arkadaşlar imam nikahı nasıl kıyılır imam olması şartmıdır

    ayrıca ehli sünni bir bayan şii bir erkekle nikah kıyabilirmi?

    caiziyet noktasında bir mahsur olurmu?
    1-Nikah kıyabilmesi için birinin imam olması gerekmez. Alim olması yeterli. nasıl kıyılacağı ile ilgili fıkıh kitaplarında geçer.
    2-şia ise sadece bir fırka olmadığı için (bir sürü kolları var şia nın), bir konu yollayacam oku ve ona göre değerlendir çünkü içlerinde islamdan çıkan fırkalar bile var:

    ŞÎA

    Hz. Peygamber'in vefatından sonra İmametin Hz. Ali ve evlatlarına ait bir hak olup nass ve tayinle gerçekleşeceğini iddia eden birbirlerinden farklı mezheplerin müşterek adı.
    Şîa kelimesi Arapcada şe-ye-a kökünden fırka, bölük, taraftar, yardımcı, bir kimseye uyan ve yardımcı olan manalarına gelen bir kelimedir. Kur'ân-ı Kerîm'de değişik yerlerde geçen bu kelime (bk. el-En'am, 6/65, 159; el-Hicr, 15/10; Meryem, 19/69; el-Kasas, 28/4, 15; er-Rûm, 30/32; Sebe, 34/54; el-Kamer,54/-51; es-Saffât, 37/83) Arapçada daha çok taraftar anlamında kullanılmıştır. Genel olarak halife Osman b. Affan'ın öldürülmesinden sonra meydana gelen olaylarda Ali b. Ebi Talib tarafını tutan, onunla birlikte düşmanlarına karşı savaşan ve mücadele edenlere Ali b. Ebi Talib'in taraftarları (Şatu Ali b. Ebi Talib) denildiği görülmektedir (eş-Şehristan, el-Milel ve'nNihal, I, 146). Şîa kelimesinin bu manada kullanılışı genel olarak Hz. Hüseyin'in 10 Muharrem 61/10 Ekim 681 tarihinde Kerbelâ'da şehid edilişinden sonraya kadar devam etmiştir. Kerbelâ hadisesinden bir süre sonra Şîa kelimesi bir terim olarak Emevilere karşı Hz. Hüseyin'in intikamını almak, Hz. Ali ve soyunun haklarını aramak, onun nesline yardım etmek için bir araya gelenleri ve onlara taraftar olanları ifâde etmeye başlamıştır.
    Şîa'nın ne zaman doğduğu konusu oldukça ihtilaflıdır. Şii kaynaklar, Hz. Peygamber zamanında, Ali b. Ebî Talib'i diğer sahabelerden üstün gören ve onu halifeliğe en layık sahabi olarak kabul eden Ebu Zer el-Gıfarî, Selmân el-Farisî, Mikdad b. el-Esved gibi ashabın ilk şiîler olduğunu, bu bakımdan Şîa'nın Hz. Peygamber devrinde doğduğunu belirtmektedir (bk. En-Nevbaht, Firaku'ş-şîa, Necef 1368, 39-40). Fakat Hz. Ali'yi üstün ve faziletli gören bu grup ile daha sonra mezhep olarak teşekkül etmiş olan Şîa'nın Hz. Peygamberin vefatını takiben, Hz. Ali'nin meşru halife olduğu iddiasıyla doğan tamamen bir siyasi hareket olarak çıktığı iddiası (bk. Bernard Lewis, the Origins of İsmailism, Cambridge 1940, 23 ve Ahmed Emin, Fecrul-İslâm, Kahire 1964, 266 vd.) yanında Hz. Osman'ın öldürülmesinden sonra (bk. J. Wellhausen, el-Havâric ve'ş-Şa, Kahire 1968, 146) veya Hz. Ali'nin halifeliği esnasında özellikle Camel ve Sıffın savaşlarını takiben (bk. İbnü'n-Nedim, el-Fihrist, Beyrut 1954, 175) yahut Hz. Ali'nin öldürülmesi ve cemaatin Muaviye b. Ebi Süfyan'a beyat etmesi ile doğduğu (bk. Taha Hüseyin, el-Fitnetu'l-Kübra, II, Kahire 1966, 175) ileri sürülür. Bütün bu olaylar Şîa'nın ortaya çıkış zamanını kesin olarak belirtmeseler de olayların hepsinin Şîa'nın gelişmesinde müessir olduğu görülmektedir.
    Şîa diger fırkalar gibi, İslâm'da ana bünye diyebileceğimiz cemaatten ayrılarak, yine İslâm içinde ortaya çıkan bir zümreleşme hareketidir. Hz. Ali'nin, Hz. Peygamber tarafından takdir edilen, yiğitlik, kahramanlık, ilim ve takva gibi şahsî meziyetleri bize kadar intikal eden özellikleridir. Onun bu özelliklerinden dolayı bazı sahabîler tarafından beğenilip takdir edilmesi ve üstün görülmesi manevi bir bağlılık ve samimi bir dostluk ifade etmektedir.
    Hz. Peygamber'in ashabından bazılarını takdir eden ifâdeler kullanması ve onlara iltifatı düşünüldüğünde sadece Hz. Ali'nin özelliklerini takdir etmediği de görülür. Bütün bunlar dikkate alındığı takdirde Hz. Ali devri de dahil Hulefâyı Raşidin devrinde, dostluk ve sevgi izharı ötesinde bir mezhebî gruplaşma olmadığı anlaşılır. Bu açıdan Şîa'nın Hz. Peygamber devrinde teşekkülü mümkün görülmemektedir.
    Şîa en erken, Hz. Hüseyin'in şehâdetinden sonra siyasî bir eğilim olarak kamuoyu oluşturmaya başlamıştır. Özellikle 65/684 yıllarında ortaya çıkan ve Hz. Hüseyin'in intikamını almak üzere toplanan, onu davet ettikleri halde yardımsız bıraktıkları için ızdırap duyan ve tevbe eden Kûfelilerin oluşturduğu Tevvâbin hareketi, Şîa'nın bir terim haline gelişinin ve İslâm içinde bir kitleleşme hareketinin başlamasının ilk belirtilerinden biri olarak kabul edilebilir. Tevvâbin hareketinin Emeviler karşısında başarı kazanamaması sonucunda, kurtulanlarla birlikte, Ehl-i Beyt'in intikamını almak için ortaya çıkan Hz. Ali'nin Havle binti'l-Hanefiyye'den doğan oğlu Muhammed b. el-Hanefiyye'nin imametini savunan, İslâm tarihinde Mehdilik, gaib imam, ric'at ve bedâ gibi görüşlerle esaslı yankılar uyandıran Muhtar b. Ebi Ubeyd es-Sakaf (67/687) gibi kimseler de Hz. Ali'nin neslinin adını kullanarak toplumun içinde itibar kazanmaya çalışmışlardır. Keysaniyye veya Muhtariyye ismi ile ortaya çıkan ve Muhammed b. el-Hanefiye'nin imametinini savunan bu fırka günümüze ulaşmamıştır.
    Şia'nın bütün fırkalarında ilk ve ihtilafsız İmam Hz. Ali'dir. Onun ölümünden sonra imamet görevi oğulları Hasan ve Hüseyin'e intikal etti. Hüseyin b. Ali'nin ölümünden sonra imamet oğlu Ali b. Hüseyin Zeynü'lAbidin'e geçti. Emevilere karşı Muhammed b. el-Hanefiyye'nin imametini savunanlar da, onun ölümünden sonra Ali b. Hüseyin'e bağlandılar.
    Böylece imamet hemen tamimiyle Hz. Ali'nin, Hz. Hüseyin'den gelen evlâtlarına intikal etmiş oldu.
    Kerbelâ'da katliamdan kurtulan Ali b. Hüseyin, Medine'ye intikal ettikten sonra siyasetten tamamen uzaklaşarak ölümüne kadar (95/713) ilimle meşgul oldu ve çevresindeki insanları yetiştirmeye gayret etti. Daha sonra imâmeti devam ettiren büyük oğlu Muhammed el-Bâkır ölümüne kadar (114/733) babasının prensiplerini izleyerek ilmî konularla meşgul oldu ve çevresindeki mensuplarını korumak için siyasetten uzak kalmaya çaba sarfetti. Altıncı İmam Ca'fer es-Sâdık gerçekten alim ve faziletli bir kişidir (bk. Mustafa Öz, "Ca'fer es-Sadık", TDV İslâm Ansiklopedisi, VII, I, 3). Devrinde birçok kimse kendisinden istifâde etmiştir. Bu imamın devrinde, İslâm tarihinde, Hz. Hüseyin'in şehadetinden sonra Emevilere karşı, Ehl-i Beyt adına ilk defa ayaklanan Zeyd b. Zeynü'l-Abidin'dir. Ali b. Hüseyin Zeynü'l-Abidin'in küçük oğlu, Muhammed el-Bâkır'ın kardeşi ve Ca'fer es-Sadık'ın amcası ve akranı olan Zeyd, Emevi halifelerinden Hişam b. Abdulmelik'e karşı Kûfe'de isyan etti. Kendisine bey'at eden onbeşbin kişi ile Hişam'ın Kûfe-Basra (Irakeyn) valisi Yusuf b. Ömer es-Sakafi ile giriştiği savaşta (122/740) başarısızlığa uğradı ve öldürüldü. Zeyd'den sonra fikirlerini sürdüren oğlu Yahya (ö. 125/743) ile Zeydîyye fırkası ortaya çıkmıştır.
    Zeyd b. Zeynelâbidin'in ölümünden sonra Carudiyye, Süleymaniyye, Batriyye gibi çeşitli fırkalara ayrılan Zeydîyye mensupları uzun süre dağınık halde kalmışlardır. Abbasi halifelerinin siyasî otoritelerinin zayıflamasından faydalanarak Yemen ve Taberistan'da ayaklanarak muhtelif devletler kurmuşlardır. Hazar denizinin güneyinde Taberistan'da kurulan zeydî devleti 305 (917) yılına kadar varlığını sürdürmüştür. Yemen Zeydîliği ise günümüze kadar varlığını muhafaza edebilmiştir. VI/XII. yüzyıldan itibâren sınırlarını Tihâme'ye kadar genişleten Zeydler daha sonra Osmanlı hakimiyetine girmişlerdir. Günümüzde Yemen'in resmî mezhebi Zeydîyedir. İmâmet konusunda daha mutedil bir yol izleyen bu fırka mensupları büyük günah işleyenler hakkında daha çok Haricilik ve Mutezile'nin tesiri altında bulundukları için bu tip kimselerin tam anlamıyla tevbe etmedikçe Cehennemde ebedi kalacakları görüşündedirler. Fıkıh konusunda genel olarak, Ehl-i Sünnet mezheplerinden Hanefiliğe yakın bir yol izlerler. İsnaaşeriyye'den * farklı olarak mut'a nikahını meşru olarak kabul etmezler (Konu ile ilgili geniş bilgi için bk. Zeydîyye Mad).
    Ca'fer es-Sadık'ın imamet devresinde önceleri oğlu İsmail'in kendisine halef olacağını kesin olarak belirtmişken daha sonra bazı sebeplerle onu halifelikten çekti. İsmail babasının sağlığında vefat etti. 148 (765) yılında, Ca'fer es-Sadık'ın ölümü üzerine, İsmail'in taraftarları onun adına oğlu Muhammed b. İsmail'e bey'at ettiler. Böylece Şîa bünyesinde İsmailiyye adı ile anılan yeni bir fırka ortaya çıkmış oldu.
    Aşırı bir Şiî mezhebi olan İsmailiyye kuruluşundan itibaren bir buçuk asır süre ile gizli imamlar ve dâiler tarafından idâre edildi. Basra, Kûfe, İran, Yemen, Bahreyn ve Kuzey Afrika'ya gönderilen dâiler, mezhebi yaymak için büyük çaba gösterdiler. Ali b. el-Fadl ve İbn Havşeb, Yemen'de Ebu Said el-Cennâbî ve oğlu Ebu Tahir el-Cennâbî Bahreyn'de, Ebu Abdulah eş-Şiî ise Kuzey Afrika'da devlet kurmaya muvaffak oldular. III/IX. asrın sonuna doğru Suriye'nin Selemiyye şehrinden Kuzey Afrika'ya intikal ederek burada mehdiligini ilan eden İsmaili imamı Ubeydullah 297 (909) yılında Fatimîler Devletini kurmayı başardı. Kısa zamanda Mısır'ı ele geçiren Fatımler, burada kurdukları müesseselerle yaklaşık üç asır süreyle mezheplerini yaymaya çalıştılar. Fatımî halifelerinden el-Mustansır'ın 487 (1094) yılında ölümü ile birlikte İsmailiyye, Nizâriyye ve Müsta'liyye diye iki büyük kola ayrıldı. Doğu ve Batı İsmailiyyesi diyebileceğimiz bu iki koldan birincisi İran'da Hasan Sabbah'ın şahsında büyük bir himayeci bulmuş, özellikle Kazvin yakınında başta Alamut kalesi olmak üzere diğer kalelerde yerleşen Nizarî fedaileri İslâm hükümdar ve devletleri için daima bir korku unsuru olmuşlardır. İsmailiyye'nin bu kolu 1254 yılında Hülagu tarafından, Suriye Nizârleri ise 1273 yılında Sultan Baybars tarafından ortadan kaldırılmıştır. İsmailiyye'nin Musta'liyye kolu ise kısa bir müddet Mısır'da hâkimiyetini sürdürmüş, daha sonra birbirinden farklı kollara ayrılarak Yemen'e intikal etmiştir. Buradan Hindistan'a geçen Müsta'liler, günümüzde Davudler ve Süleymanîler olmak üzere iki kısma bölünmüşlerdir. Müsta'lî İsmailleri Hindistan'da Bohra adıyla anılmaktadırlar.
    Hülagu'dan sonra daha çok İran Azerbaycan'ında kalan Nizarî İsmailîler, tasavvufi bir görünüm altında varlıklarını sürdürmüşlerdir. 1718 yılında öldürülen 45. Nizarî imamı Halilullah Şah'tan sonra İran Kaçar sarayında Ağa Han ünvanı ile damat olan 46. İsmailî imamı Hasan Ali Şah'tan itibaren Nizârî imamları Ağa Han ünvanı ile anılmışlardır. Ali Şah ve Sultan Muhammed Şah'dan sonra günümüzdeki Nizârî İsmailîyyenin 49. imamı olan Kerim Ağa Han bu görüşü sürdürmektedir.
    Tarih boyunca Batıniyye, Sebiyye, Talimiyye, Melâhide vb. isimlerle anılan İsmâilîyye'nin Behvalar hariç günümüzde ilmî çalışmaları, bir tefsir ve fıkıh sistemleri mevcut değildir. Daha çok ticâretle uğraşan İsmailiyye mensuplarına göre dinin en önemli özelliği imâmettir. İbadetler konusunda diğer Şîa fırkalarından oldukça farklı özellik gösterirler (Geniş bilgi için bk. İsmilyye mad.).
    Ca'fer es-Sadık'tan sonra taraftarlarının ekseriyeti oğlu Musa el-Kâzım'a tabi oldular. Harun er-Reşid zamanında isyan edebileceği endişesiyle Medine'den Bağdad'a celbedilen Musa el-Kâzım uzun süre hapis hayatı yaşamıştır. Kendisinin 183 (799) yılında ölümü üzerine imam olan Ali er-Rıza, Abbasi halifelerinden el-Me'mun tarafından Irak'a getirilerek veliahd tayin edilmiş daha sonra 203 (818) yılında zehirlenmek suretiyle öldürülmüştür. Bundan sonraki imamlar sırasıyla Muhammed et-Takî (ö. 220/835), Ali en-Nakî (ö. 254/868), Hasan el-Askerî (ö. 260/873) ve Muhammed el-Mehdi'dir. el-Mehdiyyü'l-Muntazar, Hüccet, Sahibuzzaman lakaplarıyla anılan Sâmarra'da bir mahzende kaybolduğuna, yeniden dünyaya gelip dünyayı ıslâh edeceğine inanılan bu imamla, imamların sayısı onikiye ulaştığı için Şîa'nın bu fırkası İsnaaşeriyye (onikiciler) diye anılır. Ayrıca imameti dinin en önemli rüknü saymaları hasebiyle İmamiyye, İmam Ca'fer es-Sadık'ın fıkhını uygulamaları sebebiyle de Caferiyye diye bilinirler.
    İmamiyye bir fırka olarak 260 (873) yılından sonra teessüs etmiştir. Bu bakımdan Zeydiyye ve İsmiliyye'den daha geç oluşmuş bir fırkadır. 12. imamın 260 (873) - 328 (940) yılına kadar süren gaybet devresinde Ebu Amr Osman b. Said, Ebu Cafer Muhammed, Hüseyin b. Ruh ve Ali b. Muhammed gibi sefirler aracılığıyla imamla irtibat kurulduğu için bu devreye küçük gaybet devresi denilir. 238 (940) yılında son sefirin ölümü ile birlikte imamla irtibat kesildiği için günümüze kadar olan devre büyük gaybet devresi olarak adlandırılmaktadır.
    İmamiyye Şîası gaybet-i kübra yani büyük gaybetin başlamasından itibaren İran'ın resmi mezhebi olduğu 10 (16) asra kadar İslâm dünyasında güçlü bir varlık göstermemiştir. Ancak Safevilerin kurulmasıyla İmamiyye 907 (1501) 1149 (1736-37) yılları arasında kendisini himaye eden bir devlete sahip olmuştur. Şah İsmail devrinden itibaren İran'da camilerde ilk üç halifeye lânet edilmesi kararlaştırılmış, ezana ilaveler yapılmıştır. Safevilerin Şiîlik üzerine kurulu siyaseti ile Sünnilik üzerine kurulu Osmanlı siyaseti arasındaki farklılık sebebiyle Osmanlılarla İran ordusu arasında 1514 yılında cereyan eden Çaldıran savaşında İran ordusunun mağlup olması sonucunda Osmanlı-İran münasebetleri normal mecrasında yürümemiştir. 12/18. yüzyıldan 14/20. yüzyıla kadar sağlanan bir devlet desteği olmadan kendi seyri içinde gelişme kaydeden İmamiyye şîasının temsilcileri olan ulema 1905-6 yıllarındaki anayasa faaliyetlerinde önemli rol oynamışlardır. Kaçar hanedanının 1925 yılında yıkılışından sonra İran'da idareyi ele geçiren Pehleviler devrinde ulema kısmî nüfuz kaybına uğramıştır. Uzun bir hazırlık döneminden sonra Şîa yetullah Humeynî'nin çabalarıyla 1979 yılından itibaren İran'da hakim kılınmış ve mezhebin prensipleri devletin yürütülmesinde esas olarak kabul edilmiş bulunmaktadır. Tevhid, nübüvvet, imamet, adl ve mead esaslarını usuluddin olarak kabul eden bu fırka Zeydiyye'den sonraki mutedil bir şii firkası olarak kabul edilir.
    Kitap, sünnet, icma ve aklı, şer'i deliller olarak kabul eden bu fırka, ibâdet ve muameleler konusunda mut'a nikahı hariç Ehl-i Sünnet fıkhı ile cüz'i ayrılıklar göstermektedir. Günümüzde İran, Irak ve Pakistan'da bulunan bu mezhebin mensupları Şîa'nın büyük ekseriyetini teşkil etmektedirler (bk. Ca'feriyye mad).
    Bu üç fırkanın ötesinde kendilerini şiî sayan ve fakat mutedil Şîa'nın kendileri ile ilgileri bulunmadığını belirttikleri gulat, galiye yahut aşırı şiî fırkalar vardır. İslâm mezhepler tarihi ile ilgili eserlerde belirtilen Sebeiyye, Beyâniyye, Muğiriyye, Harbiyye, Mansuriyye, Cenâhiyye, Nusayriyye, Hattabiyye ve Gurâbiyye gibi fırkalar Hz. Ali'yi ilâh yahut Allah'ın ona hulûl ettiğini iddia ettikleri için mutedil Şîa tarafından İslâm ve Şîa dışı aşırı cereyan olarak değerlendirilmektedir.
    Şîa fırkaları arasında müşterek nokta İmamet esasıdır. Düşüncelerine göre Cenab-ı Hak Hz. Peygamber'i İslâm dinini yaymak için göndermiş, o da peygamberlik görevini yerine getirerek yirmi üç sene süreyle Allah'ın dinin neşretmiştir. Hz. Peygamber'in inanç ve amel yönünden yirmi üç sene zarfında gerçekleştirdiği ıslah hareketinin O'nun ölümü ile ortadan kalkması Allah'ın hikmetine uygun düşmez. Bu sebeple Hz. Peygamber'in faaliyetlerinin boşa gitmemesi ve devam etmesi için nübüvvetle eş değer olan bir imamet müessesesi gereklidir. İslâm dünya durdukça devam edecek bir ilahî din olduğuna göre bütün zamanlar boyunca, Hz. Peygamber adına dinî konulara çözüm getirecek ve İslâm ümmetini yönetecek bir imama zaruri olarak ihtiyaç vardır. Bu imamın Hz. Peygamber'in neslinden olması gereklidir. İmamların ilki Ali b. Ebi Talib'dir. O, sadece Hz. Peygamber'in yakını ve damadı olduğu için değil Allah'ın emrinin gereği olarak imam tayin edilmiştir. Kendisinden sonra imâmet, -Keysaniyye hariç- Hz. Fâtıma'dan olan neslinden devam edecektir. Hz. Peygamber'e bu manada naib olan imamlar, onun ümmet üzerindeki velâyetini hâizdirler. İmamların tayini hiç bir zaman ölümlü, ihtirasına ve menfaatine tutkun olan insanlar tarafından değil, Allah, Peygamber ve bir önceki imam tarafından gerçekleştirilir. İmamlar Hz. Peygamberin ilminin hamilleri ve onun gibi masum kimselerdir. Aksi halde onların sözlerine itimad edilemez.
    Şîa'nın imamet konusunda böyle düşüncesine rağmen aralarında en çok ihtilaf edilen konunun yine imâmet olduğu söylenebilir. Hemen her imamın ölümünden sonra o imâmın oğulları arasında cereyan eden mücâdelelerde İmam olan kişinin güçlü ve itibarlı olması sebebiyle mi yoksa Allah'ın onu İmam tayin ettiğinden dolayı mı İmam olduğu konusu daima tartışılabilir. Yukarıda İmamet konusu ile ilgili esaslar genellikle günümüzde en güçlü olan İmamiyye yahut İsnaaşeriyye tarafından benimsenen hususlardır.
    İmamet konusunda en mutedil davranan Şiî mezhebi Zeydiyye'dir. Onlar yukarıda belirtildiği gibi, imamın Hz. Peygamber'in kızı Fatıma neslinden gelmesini kabul etmekle birlikte masumiyetini ve ismen tayinini benimsememektedirler. İmamın vasfen tayin edilmesi gereği üzerinde duran bu fırkaya göre, Hz. Fatıma neslinden gelen cömert, âlim ve takva sahibi olması gereken imam, kendini izhar edip imamlığını ilan etmelidir. Takıyye veya mestur imam düşüncesi Zeydiyye'de mevcut değildir.
    İsmail b. Ca'fer es-Sâdık'ı imam tanımakla İsmailiyye, nasların bâtınî manası bulunduğunu iddia ettikleri için Batıniyye ve bilginin akıl ve duyularla değil ancak masum imamın öğretmesiyle elde edileceğini iddia ettikleri için Ta'limiyye adını alan bu fırka imamet konusunda gerek ilk devrede gerekse Fâtımîler devrinde farklı özellikler göstermiştir. İmamı bilme ve ona bağlanma dinin aslı olduğu, dünya ve ahiret saadetine ancak bu şekilde ulaşılacağı, genel olarak İsmailiyye'nin prensipleri arasında bulunmaktadır. Bu fırka günümüzde imamet konusundaki müfrit düşüncelerini sürdürmektedir. İmametin dışında takıyye, bedâ, rec'at gibi talî esaslar Şîa fırkalarının ekseriyeti tarafından benimsenmektedir.
    Günümüzde İslâm dünyasının muhtelif yerlerinde Şîa mevcudu kesin bir istatistik bulunmamasına rağmen %7 - %9 arasında tahmin edilmektedir.
    Mustafa ÖZ




  6. hackeremin
    Emekli
    evet kardeşim imam şart.
    adı üzerinde imam nikahı.
    bildiğim kadarıyla imam sorular soruyo onlarda ceveplıyo.



  7. gFb-Mmth
    Özel Üye
    Nikahta esas, yani dinimizde aslolan onun duyurulmasıdır. Bu konuda hadis te var. Üstelik anne baba hakkını da çiğneyemezsin. O yüzden nikahı onların izniyle ve de insanların şahitliğiyle yapmak gerekir. Zaten resmi nikahın dini unsuru bulunmadığı için, dini nikahı olmayanların durumu zina durumu ile aynı. (Kişiler müslümansa tabii)
    İmam işine gelince, dinimizde imamlık diye bi unsur yoktur aslında. Yeterli fıkıh bilgisi olan herkez imamlık yapabilir,nikah kıyabilir. Daha çok bilgiyi bence fıkıh kitaplarından ve de ilmihallerden çok rahat bulabilirsin. Araştırman ve okuman yeterli.



  8. hepdalo
    Yeni Üye
    üstteki arkadaş iyi yazmış ama şu anda resmi nikah olmadan
    dini nikah yapmaya kimse kolay cevaz vermiyor, dediği bigi asıl maksat duyurmaktır, siz gizli yapıyorsanız, imam nkahını kılıf olarak kullanıyorsunuz demektir. Ancak ailelerin rızası varsa, imam gerekmez, bilen biri ailelerin bilgisi dahilinde yapabilir, ama hiçbir cami hocası resmi nikahsız imam nikahı yapmıyor,
    bir ara gerekmişti, yapmadılar.



  9. djyeminli
    Üye
    Alıntı hackeremin Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    evet kardeşim imam şart.
    adı üzerinde imam nikahı.
    bildiğim kadarıyla imam sorular soruyo onlarda ceveplıyo.
    senden önce yapılan açıklamayı okumadın galiba arkadaşım bi bakarsan neler yazdığını görürü sün "nikah kıyan kişinin imam olması zorunlu değil diyor alim biri olması yeterli deye açıklama yapmış"



  10. mumsema
    Özel Üye
    Alıntı hepdalo Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    üstteki arkadaş iyi yazmış ama şu anda resmi nikah olmadan
    dini nikah yapmaya kimse kolay cevaz vermiyor, dediği bigi asıl maksat duyurmaktır, siz gizli yapıyorsanız, imam nkahını kılıf olarak kullanıyorsunuz demektir. Ancak ailelerin rızası varsa, imam gerekmez, bilen biri ailelerin bilgisi dahilinde yapabilir, ama hiçbir cami hocası resmi nikahsız imam nikahı yapmıyor,
    bir ara gerekmişti, yapmadılar
    .
    resmi nikah olmadan imamların dini nikahı kıymaları yasak. cezası altı aydan başlıyor.



  11. azrali_ak
    Üye

    --->: imam nikahı nasıl kıyılır arkadaşlar bilen varmı ?





    Allah Hepİnİzden Razi Olsun
    Çok Yardimci Oldunuz
    EmeĞİnİze SaĞlik.



  12. sofi17
    Yeni Üye
    Alıntı mumsema Nickli Üyeden Alıntı Mesajı göster
    resmi nikah olmadan imamların dini nikahı kıymaları yasak. cezası altı aydan başlıyor.
    evet resmi nikahın olması şarttır,hatta arkadaşlar dikkatli olmak lazım bazen filmlerde görüyoruz,rol icabı nikah yapıyorlar,Allah korusun o rol icabı yaptıkları nikah aslında gerçek nikah yerine geçebilir,,yani rol icabı sanılıyor ama aslında gerçekten nikahlanmış gibi olabiliyormuş,arkadaşlar resmi nikahta aynı zamanda dini nikah yerine geçer böyle olunca dini nikah yapmaya gerek yok diye duydum,yanlış mı acaba



+ Yorum Gönder
1. Sayfa 12 SonuncuSonuncu
5 üzerinden | Toplam : 0 kişi